|
ALİ
Sabah erkenden geldi Ali her zamanki gibi. Ucu yırtık terliği
ayağındaydı.
Paçaları sökük pantolonunu yine giymişti. Bacaklarının üzerine
kadar uzayan
turuncu tişörtü üzerindeydi. Elleri ayakları yıkanmamış, kir içindeydi.
Seramik
deposunun arka duvarının önünü dizilmiş blokların üzerine çıktı,
elini alnına
götürüp uzakları seyretti. Bir kilometre kadar ilerisinde koca koca dev
gibi
uçaklar vardı. İçinden ‘Biraz sonra uçuşa geçerler’ diye geçirdi.
Bloklardan
birinin altına gizlediği defterle kalemi çıkardı, günün tarihini attı,
sayfayı
eğri büğrü bir çizgiyle yukarıdan aşağıya çizip, ikiye böldü. Soldaki
bölümün
üzerine ‘kalkanlar’, sağdakine ‘inenler’ yazdı. Uzaktan gelen bir
gürültüyle
yine elini alnına götürüp uçaklardan yana baktı, bir hareket gördü.
İyice dikkat
etti, yüzünü bir tebessüm kapladı, “Avaks gidiyor” dedi kendi
kendine.
Sahipsiz duran sandalyelerden birine oturup, geriye yaslandı. Sonra
aniden
aklına bir şey gelmiş gibi ayağa kalkıp aşağıya baktı, her yer sigara
izmariti,
gazete kağıtları, boş su şişeleri doluydu. Seramik bloklarının
üzerinden
uçarcasına inip, duvarın yan tarafına gizlediği süpürgeyi buldu.
Önce gazete
kağıtlarını ve şişeleri toplayıp, çöp bidonuna attı, sonra izmaritleri
topladı.
Etrafı birkaç dakika içinde pırıl pırıl etti. İçinden, “Göksel ablam
burayı
böyle pis görürse çok kızar. Bertan abi de beş kuruş vermez” dedi.
Sonra seramik bloklarını taşımada kullanılan tahtaları üst üste
koyarak
yaptıkları masayı aradı, yoktu. Yan tarafa baktı, evet oradaydı. Ama
güneş
altında kalmıştı. Üzerindeki kilimden yapma örtüyü kaldırıp bir
kenara koydu,
sonra tahtaları tek tek kaldırıp gölge bir yerde yine üst üste dizdi,
masa
haline getirdi. Örtüyü de silkeleyip üzerine örttü. Çevreye dağılmış
sandalyeleri de masanın etrafına dizdi. Biraz sonra damlarlar diye
geçirdi
içinden.
Gelmelerini beklediği kişiler gazete ve televizyon muhabirleri,
kameramanlardı.
İlk geldiğinde pek dikkat etmemişti, sonra birden irkildi.
Televizyoncular yoktu
ama ya minibüsleri. Onlar da ortalarda görünmüyordu. Üzerinde koca
koca çanak
antenleri olan canlı yayın araçları yoktu. Hadi televizyonculardan
uzaktan
gelenler otele, burada oturanlar evlerine yatmaya gidiyorlardı ya
araçları.
Onlar nereye kaybolmuştu. İçini bir burukluk kaplamıştı. Ya gittilerse
diye
düşündü. Ama gelmeleri gerekti. Uçaklar hareketleniyordu. Biraz
sonra başının
üzerinden kulaklarını yırtarcasına ses çıkararak uçacaklardı.
Kendisi de her
havalanan uçağın modelini, kalkış saatini yazıp, geç gelen
muhabirlere
verecekti. Onlar da akşamları yaptığı işin karşılığı cebine harçlık
koyacaktı.
Aradan bir saat kadar geçti. Önce Avaks, sonra iki tanker uçak kalktı.
Ardından
savaş uçakları havalanmaya hazırlanıyordu. Ali her kalkan uçağı
defterine not
ediyordu.
Uçakları seyrederken duyduğu ayak sesine döndü, seramik
deposunun sahibi
kendisine doğru geliyordu. Ayağa kalktı. Adam kendisini görünce
gülümsedi,
“Hayrola Ali, sabah sabah ne işin var burada?” diye sordu.
Ali,
“Uçakları yazıyorum. Erken gelip yerleri de temizledim. Sonra
basıncı abiler
gelince etrafı pis görüp, bana kızarlar” diye karşılık verdi.
Adam, bir kahkaha atıp,
“Boşuna bekleme kimse gelmez artık. Sen boşuna temizlemişsin
etrafı. Onları bir
daha göremezsin” dedi.
Ali,
“Niyeymiş ki? diye sordu, merakla.
“Niyesi varmı oğlum? dedi, depo sahibi, “Onların buradaki işi bitti.
Şimdi başka
yerdeler. Herkes evine gitti.”
“Yok canım” dedi, Ali. “Daha savaş bitmedi ki. Hem uçaklar daha
burada.
“Onlar hep buradaydı oğlum. Her zaman da olacaklar. Sanki bilmiyor
musun,
gazeteciler gelmeden önce de o uçaklar başımızın üstünden
geçmiyor muydu.”
“Geçiyordu.”
“O zaman ne sorup duruyorsun? Boş yere bekleme senin basıncılar
gelmez artık.
Hadi git kendine iş ara. Bak biraz önce gördüm, zeytin deposunun
önünde bir
kamyon vardı. Belki sana da taşıtırlar, yolunu bulursun, hadi git,
bekleme
artık.”
Depo sahibi bunları söyledikten sonra Ali’nin yanından ayrıldı. Ali
başını önüne
eğdi, uzun süre düşündü. Demek gelmeyeceklerdi artık. Ama
uçaklar oradaydı hala.
Gözlerinin dolduğunu hissetti. Göz kapaklarını hızlı hızlı
kırpıştırdı,
ağlamaktan korktu, bir gören olur diye. Ayağa kalktı. Önce uçakların
bulunduğu
piste doğru uzun uzun baktı, sonra geriye döndü, üst üste yığılı
duran seramik
bloklarının en üst kısmına baktı, kimse yoktu. Oysa birkaç gün
öncesine kadar
adım atacak yer yoktu seramiklerin üzerinde. Birden herkes gözünün
önünde
canlandı.
İlk hatırladığı Barış ağabeyi oldu. Gülümsedi. Sonra
kaşlarını çattı.
Kendi kendine konuştu,
“Beni yukarı çıkarmıyordun Barış ağabey” dedi.
Barış, kameramandı.
Sonra Sedef ablasını hatırladı. Aklına o gelince ayaklarına baktı.
Yeni spor
ayakkabılarını giymişti o gün. Sedef’in aldığı...
Sedef televizyon muhabiriydi.
Seramik bloklarının taşınmasında kullanılan tahtalardan yapılma
masaya
baktığında Nizamettin’i, İbrahim’i Bertan’ı, Göksel’i gördü. Okey
oynuyorlardı.
Aytekin’i, Hakan, Volkan’ı hatırladı. Hepsinden yaşlı olan dev
fotoğraf makinalı
Burhan ağabeyi geldi gözünün önüne.
O birden ortadan kaybolmuştu nedense. Gittiğini pek
farkedememişti. Yabancı bir
ajansta çalıştığını öğrenmişti. Yusuf’la kız arkadaşı da fazla
kalmamıştı.
Onlarla fazla samimi olamadım diye geçirdi içinden. Duvar dibinde
duran boş
tenekeyi görünce Tuncay abisini hatırladı. Üzerine tavla koyup
oynamışlardı.
Kendi kendine güldü beş-dört yendiği aklına gelince.
Etrafına bakınıp, bir gün öncesine kadar yaşadıklarını anımsarken,
ani bir fren
sesiyle irkildi. Bisikletiyle ayaklarının ucunda duran biri,
“Çay” diye bağırdı.
Baktı, İsmail’di bu. Çaycı İsmail. Sırıtıyordu. Bisikletinden
inmemişti. Elinde
çay taşıdığı üzeri kapalı tepsisi vardı. İsmail,
“Ne işin var oğlum burada? diye sordu.
Ali yanıt vermedi. Başını başka yöne çevirdi.
“Hiiiç” dedi, sonra. “Dolaşıyordum.”
“Hadi hadi” dedi İsmail. “Dolaşıyormuş. Mesaiye geldim desene
şuna. Ama boşuna
gelmişsin. Gelmeyecekler artık.”
“Kim gelmeyecek?”
“Anlamamızlıktan gelmesene aslanım. Medyacılar gelmeyecek.
Buradaki işleri
bitti. Sen televizyon seyretmiyor musun?
“Ama uçaklar gidiyorlar. Önce Avaks kalktı, sonra tankerler..”
“Başlatma şimdi tankerine. Atla bisikletin arkasına, zeytinci seni
arıyor, kutu
taşıtacakmış, bana seni bulmamı söyledi. Geliyor musun gelmiyor
musun?”
Ali, uçakların bulunduğu tarafa döndü, eliyle İsmail’e ‘git’ işareti
yapıp,
“Gelmiyorum, başkasına taşıtsın. Ben uçakları sayacağım” dedi.
İsmail, şaşkın bir ses tonuyla,
“Gelmezsen gelme. Otur bekle o zaman”diyerek bisikletinin yönünü
çevirip, pedala
bastı.
Ali, İsmail’in arkasından bakmadı. Masanın üzerine oturdu, daldı
gitti....
.........
Ali, onbir yaşındaydı. Sekiz kardeştiler. İlkokulu dördüncü sınıfta
bırakmıştı.
Babası şoförlük yapıyordu. Kazancı çok azdı. Geçimlerine
yetmiyordu.
Bu yüzden sabah evden çıkıyor, toptancılar çarşısına geliyor,
burada ne iş
olursa yapıyordu. Çoğu kez kaldırabileceği ağırlıktaki kutuları
kamyonlardan
depolara ya da depolardan kamyonlara taşıyor, para kazanıyordu.
Eli ayağı bu
yüzden kir pas içinde kalıyordu. Kazandığı parayı da akşam eve
gidince annesine
veriyordu. Sevimli bir çocuktu. Aynı zamanda efendi ve terbiyeliydi.
Toptancılar
çarşısındaki esnaf onu seviyordu. Aile durumunu bildiklerinden,
küçük işleri ona
yaptırıyor, cebine harçlık koyuyorlardı.
Savaşın neden ve nasıl çıktığını bilmiyordu Ali. Televizyon fazla
seyretmiyordu.
Akşam eve gittiğinde yorgunluktan yatağa başını koyar koymaz
uyuyordu. Yolcu
uçaklarının ikiz kulelere çarpışını, Afganistan’ı, Pakistan’ı basıncı
abileriyle
tanıştıktan sonra öğrenmişti. Savaşı Amerikanın kazanacağı onun
da beynine
yerleşmişti.
Evleri toptancılar çarşısına çok yakındı. Çarşının hemen
bitişiğinde uçakların
bulunduğu havaalanı vardı. Burası İncirlik Havva Üssü’ydü.
Amerika’ya aitti.
Buradan kalkan uçaklar başının üzerinden geçer giderdi. Nereye ve
ne için
gittiklerini hiç düşünmemişti şimdiye kadar. Ne zamanki toptancılar
çarşısının
üsse bakan kısmında gazeteciler toplanmaya başladı, Ali’nin de
merakı arttı.
Onlarca muhabir, kameraman gelmişti. Dev çanaklı canlı yayın
araçları vardı.
Muhabirler kameraların karşısına geçiyor sürekli bir şeyler
söylüyordu.
Söyledikleri de anında televizyonda çıkıyordu. Bu olayı çok ilginç
bulmuştu Ali.
Uzaktan onların çalışmasını izliyor, ne yaptıklarını anlamaya
çalışıyordu.
İsimleriyle birlikte kimin hangi televizyon kanalında, hangi gazetede
çalıştığını da öğrenmeye başladı. İsimlerini bilmediği muhabir ya
da
kameramanlara çalıştığı kanalın adıyla hitap ediyor, ‘entivi abi, ya
da sienen
abla’ diye hitap ediyordu. Hatta bazen aklında tutamadığı kişilere
farklı
isimlerle sesleniyordu. Nizamettin’e Abdülrezak demesi nerkesi
güldürmüştü.
Gazetecilerin geldiği ilk günlerde savaş başlamamıştı. Herkes
savaşın ne zaman
çıkacağını bekliyordu. Bu bekleme anında üsten havalanan uçaklar
sayılıyor,
nereye gidip geldikleri konusunda yorumlar yapılıyordu. Kalkan her
uçağın modeli
ve kalkış saatinin çetelesi tutulup, haber olarak yayımlanıyordu.
Muhabirlerin davranışlarını Ali dikkatle izliyordu. Onların kendi
aralarında
konuşmalarından, birbirlerine sordukları sorulardan üsten kalkan
uçakların
modellerini, ne amaçla kullanıldıklarını ve nereye gidip geldiklerini
öğreniyordu.
Zamanla uçak saymaktan bıkıp, tavla, ya da okey oynayarak
sıkıntılarını atmaya
çalışan muhabirlerin yerine, uçakları kendisi gözleyip, çetele tutmaya
başladı.
Gece nöbet tutup, gündüz uyuyan muhabirler uçak trafiğiyle ilgili
bilgileri
Ali’den alıyordu. Ali kendiliğinden oluşan medya merkezinin
demirbaş fahri
muhabiri olmuştu.
Medya merkezinin temizliği ve getir götür işleri Ali’den soruluyordu.
Muhabirlerden biri bakkala sigara ya da kola aldırmaya
gönderdiğinde yüksek
sesle bağırıyor, başka bir şey isteyen olup olmadığını soruyordu.
Kimi sigara,
kimi kola, kimi çikolata ya da sakız aldırıyordu Ali’ye.
Ali kendisine yaptırılan işleri hiç yüksınmıyordu. Çünkü şimdiye
kadar yaptığı
işlerin hepsi daha ağır ve yorucuydu. Burada gazeteci ağabeylerinin,
ablalarının
verdiği para günlük yevmiyeyi çıkarmaya yetiyordu. Bazen bahşiş az
verilince,
daha çok çalışıyor, hatta çalıştığını belli ederek, akşam bürolarına
dönenleri
arabalarına kadar yolcu edip, eksik kalan yevmiyeyi tamamlıyordu.
Yabancı çocukları, gazetecilerin bulunduğu alana yaklaştırmıyordu.
Çünkü her
şey, her bir yandaydı. Kiminin cep telefonu, kiminin gözlüğü, kiminin
fotoğraf
makinesi ve objektifi ortalık yerdeydi. Ve hepsi de çok değerli
eşyalardı.
Ali
bunlara göz kulak oluyordu. Bazen ortalıktan kayboluyordu.
Yokluğunu farkeden
gazeteciler;
“Ali bugün gelmedi mi, hiç görünmedi” diye birbirlerine soruyordu.
Tabi ki kimse onun nerede olduğunu bilemiyordu. Birkaç saat sonra
geldiğinde
yorgun ve kolları yana sarkmış bir şekilde bir kenara çöküyor,
soranlara;
“Biraz yük vardı onları taşıdım”, diyordu. Biraz dediği yük ise
yüzlerce kiloyu
bulan paketler, tenekelerdi.
Giydiği pantolonların hiç birinin paçası içine bükülmemişti.
Mağazadan nasıl
alınmışsa öyleydi. Arada bir belinden tutup yukarıya çekiştiriyordu.
Uzun kollu
tişörtler giyiyordu hep. Onlarında kol uçları ellerini geçiyor, küçük
elleri
görünmüyordu. Belki de kendi görünmelerini istemiyordu. Çünkü
kirden ya da
boyadan derisinin rengi değişmişti. Taşıdığı eşyaların boyası
yapışıyordu.
Ayakları da aynı şekilde kirliydi. Neden yıkamadığını soran
gazetecilere,
yıkadığını ancak temizleyemediğini söylüyordu.
Ali’nin görüntüsü ilgisizlik içinde yaşadığını apaçık gözler önüne
seriyordu.
Belli ki ne babası ne de annesi onun varlığından bile habersizdi.
Akşam eve
gelmediği günler belki hiç arayıp sormuyorlardı. Oysa bir aile reisi
gibi
sorumluluk taşıyan bir yapısı vardı, zayıf çelimsiz Ali’nin.
Davranışları da
öyleydi. Bazen çocukluğu tutup, söz dinlememe ya da aksine
hareketler yapsa da
hemen toparlıyordu. Aklına akşam eve götüreceği yevmiye geliyor,
kendisine
bahşiş veren gazetecilere varlığını hissettirmeye çalışıyordu.
Çaycı İsmail, Ali gibi değildi. Yaşı ondan büyük ama aklı biraz daha
havadaydı.
Daha çocuksu, daha sorumsuz davranışlara sahipti. Gazeteciler kola
isteseler,
soda getirir, çay isteseler gider bir saat sonra gelirdi. Aklına ne
zaman esse
çay tepsisini yüklenir, sattığını satar satamadığını kendisi içerdi.
Zaten
bisikletle geldiği için çaylar yarıyarıya soğumuş olurdu. Bu yüzden
gazeteciler
bir gün kendileri ocak yakıp çay demlemeye kalkışınca iki gün
ortalarda
görünmedi. Aklınca onları protesto edip, çaysız bırakıyordu. Sonra
nedense
kendiliğinden geldi ve neden gelmediğini soranlara işi olduğunu
söyledi. Ama
kimse inanmamıştı bu bahaneye. Ayakları Ali’ninkiler gibi kir içinde
olsa da
saçlarını jölelemeden gelmiyordu. İlk günler jöleli değildi saçları.
Bu jöle
işini entivi de çalışan televizyoncu ağabeyi Nizamettin’den kapmıştı.
Ali ve İsmail’le birlikte gazeteciler, televizyoncular da birbirlerine
ısınmışlardı. İlk günler birbirlerine garip garip bakan, aralarında
gruplaşan,
Ali’nin deyimiyle basıncılar, ortak bir yaşamı paylaşmaya
başlamışlardı. Çünkü
dünyada hüküm süren sert rüzgarların bir parçası da onların
bulunduğu yerden
esiyordu. Savaş kokusu her yere yayılmıştı. Bir aya yakın savaş
çıktı çıkacak
diye bekleyen gazeteciler, televizyoncular artık bıkmıştı. Kimilerini
çalıştıkları kurumun merkezine geri çağırmışlar, kimileri
arkadaşlarıyla değişim
yapmıştı.
Bu arada gazeteciler sürekli üsten kalkan uçakların fotoğraflarını
geçerken,
televizyon kameramanları en güzel görüntüyü yakalamanın
peşindeydi. Herkes
çektiği fotoğrafı, görüntüyü birbirine izletiyor, diğerini kıskandırmaya
çalışıyordu.
Gazeteciler, televizyon muhabirlerinden daha rahattı. Çünkü onların
saat başı
televizyon ekranına çıkıp, canlı yayında kısa bilgiler verme gibi bir
zorunlulukları yoktu. Televizyon muhabirleri yayım sırasında
gömlek giyip,
kravat takmak mecburiyetindeydiler. Ancak çekim sırasında onları
izleyen
diğerleri gülmekten kırılıyordu. Çünkü altı kaval üstü şişhane gibi bir
kıyafet
içinde oluyorlardı. Kamera yalnızca üst kısımlarını çektiği için altta
kısa
pantolon ya da şort, üzerinde gömlek kravat oluyordu. Tabi çekim
biter bitmez
kravat hemen çıkarılıp, bir kenara atılıyordu.
Hava sıcak olduğundan zaman içinde birbirine alışınca kıyafetlerin
üzeri tamamen
çıkarılmaya başlanmıştı. Bu yüzden herkes denizde yanmış gibi bir
tene sahip
olmuştu. En fazla yananlardan biri de Sedef’ti. Ali’nin Sedef ablası
yani. Kısa
pantolon ve askılı bluzle güneş altında iyice yanan Sedef,
İstanbul’a dönerken,
arkadaşlarını tatil köyünden dönmediğine inandıramayacağı
kaygısındaydı.
Medya merkezindeki gazetecilerin rahatı sık sık seramik bloklarının
yer
değiştirmesiyle bozuluyordu. TIR’larla gelen seramikler forkliftle üst
üste
yığılıyor, sonra satıldığı zaman yine teker teker alınıp, kamyonlara
yükleniyordu. Bu sırada kameraların yerleri değiştiriliyor, yeni bir
yerleşim
düzeni sağlanıyordu. Pistteki uçakları görebilmek için kırk elli
santim
yüksekliğindeki basamaklarla seramik bloklarının en üstüne çıkan
gazeteciler,
hoplaya zıplaya kangurulara dönmüşlerdi.
Bu arada hareketsizlikten çoğu kilo almaya başlamıştı. Hiçbir yere
gitmeyip
sabahtan akşama kadar kalkıp inen uçakları saydıkları için göbek
bağlıyorlardı.
Bu yüzden spor yapma ihtiyacı duymuşlardı. Bunun için de seramik
blokları ile
karşı tarafta duran bir kamyon kasasının arasına ip gerip, voleybol
sahası
yaptılar.
Sabah saatlerinde kalkış yapan uçaklar öğleden sonra saat üç dört
arası
dönüyordu. Kalkış yapan uçaklarla dönenler sayı ve modellerine
göre
karşılaştırılıp, buna uygun yorumlarla haberler geçildikten sonra
voleybol maçı
başlıyordu. Gündüz hava sıcak olduğu için güneş batmaya yakın
voleybol için en
uygun an oluyordu. Uçakların havada bulunduğu saatlerde ise ya
okey masası
kuruluyor ya da iskambil oynanıyordu. Sabahtan akşama kadar
masadan kalkmayanlar
vardı. Nöbetleşe uçakları takip edip, çetele tutuyor, sonra bu bilgileri
birbirlerine veriyorlardı.
Uçak fotoğraflarını ve görüntülerini o kadar fazla çekmişlerdi ki artık
merkezlerinden kimse onlardan uçak görüntüsü istemez olmuştu.
Arşivden
kullanıyorlardı.
Bu arada kendi kendilerini haber yapmaya başladılar. Oradaki yaşam
biçimlerini,
nasıl çalıştıklarını anlattılar.
Bu arada gülmek için aralarında espriler üretiyorlardı. Çaycı
İsmail’in adı da
‘kriz vurguncusu’na çıkmıştı. Çünkü ilk günler yüz bin liraya sattığı
çayın
fiyatını birkaç gün sonra yüzelli bin liraya çıkarmıştı.
Toptancılar çarşısında bulunan tek lokantada her çeşit ızgara
vardı. Sulu yemek
fazla çıkmıyordu. Adana Kebabı yemekten bıkıp usananlar şehir
merkezindeki
lokantalara taşınmaya başlamışlardı. Ya da telefonla sipariş verip,
bulundukları
yere getirtiyorlardı.
Gündüz nöbet tutanlar, gece kalanlara göre daha rahattı. Gece hava
soğuyordu.
Her taraf ıssızlaşıyor, insanın içini ürperten karanlık çöküyordu.
Kimi
arabasının içinde uyuklarken kimi kabanının, ceketinin altında
üzerine yağan
çiğden korunmaya çalışıyordu. Sonra yarısı kesilmiş bir varil içinde
çevreden
topladıkları odunları yakıp ısınmaya başladılar. Geceyi daha
eğlenceli hale
getirmek için mangal alıp, ızgarada sucuk partileri verdiler. İncirlik
Hava
Üssü’nün yanıbaşında apayrı bir yaşam biçimi sergilediler. Ne
savaşın
içindeydiler ne de dışında. Ama bir parçası olduklarını her an
hissettiler,
hissettirdiler. Dünyanın beklentisi Amerikanın, Afganistan’ı
bombalaması
yönündeydi. Herkes bunu bekliyordu. Önce Afganistan
bombalanacak, sonra sıra
Irak’a gelecekti. Beklentiler bu yöndeydi. Üsten kalkan uçakların
havada kalış
saatlerini dakikası dakikasına öğrenmişlerdi. Hangisinin önce kalkıp
hangisinin
sonra geldiğini biliyorlardı. Sabah saat sekiz sıralarında Avaks
kalkıy!
or, ardından savaş uçakları gidiyordu. Onları tankerler izliyor, dönüş
sırası
bunun tam tersi oluyordu. Avaks indiği anda uçuş bitmiş demekti.
Bu sıralamayı Ali’de öğrenmişti. Hatta daha sonraları çaycı
İsmail’de merak
sarmıştı bu işe ama Ali ona fırsat vermemişti.
“Sen çayını sat oğlum”, diyordu ona.
Bu arada medya merkezi çevredeki esnafın da ilgisi çekmişti.
Televizyonda
izledikleri muhabirleri canlı canlı görmek için oraya geliyor,
çalışmaları
izliyorlardı. Hatta yan taraftaki bakliyat deposunda çalışan kızlar bile
her
öğle tatilinde gazetecilerin misafiri oluyor, onlarla tanışıp, sohbet
ediyorlardı. Birinin adı Funda’ydı. Funda sayesinde gazeteciler,
televizyoncular
yeni mahsul kuru fasulye, nohut, pirinç alıp evlerine götürdüler.
İstanbul’a
bile götüren oldu.
Zaman geçtikte medya merkezinin ünü yayılıyordu. Toptancılar
çarşısının müdavimi
olan bedensel ve zihinsel özürlü biri de oraya takılmaya başlamıştı.
Çaktırmadan
okey oynayanların yanına yaklaşıp, elini dudaklarına götürerek
sigara isterdi.
Kimse kırmazdı onu. Sonra dilenciler gelmeye başladı. Onlar da
kısmetlerini
topladı.
Medya merkezine her gelen bir haber unsuruydu. Bir ay boyunca
gazetecilerin
orada bulunmasını önemsemeyen polisler, Afganistan’a operasyon
başlamasıyla
birlikte damladılar. Kameraların ışığının uçak pilotlarını
yanılttığını
söyleyip, gazetecileri oradan uzaklaştırmaya çalıştılar. Ancak tepki
gösterilince tutumları değişti ve bu kez gece gündüz sivil polis
ekipleri nöbet
tutup, basın mensuplarını korumaya aldılar.
Merkezin en ilgi çekici ve güzel konuğu ise bir manken oldu.
Adana’ya defile için gelen manken Nefise Karatay, İncirlik medya
merkezine
uğradı. Tabi ki bu davranış kara kaşını kara gözünü görmek için
değil,
televizyona, gazetelere haber olmak içindi. Ve orada da bunu
sağlayacak kişiler
vardı. Seramiklerin üzerine çıkıp, kameradan uçakları izler gibi
yaptı ve bu
sırada fotoğraflar çekilip, görüntüler alındı. On onbeş dakika sonra
da geldiği
lüks minibüsü binip gitti.
Ali, mankeni bir kenardan dikkatle izledi. Giderken de ardından bir
bardak su
döktü.
“Hayrola aslanım, suyu neden döktün diye soran gazeteci abisine;
“Ne güzel kızdı abi be, bir daha gelsin diye döktüm, diye yanıt verdi.
Ve aralarında şu konuşma geçti;
“Elin karısına kızına ne sulanıyorsun aslanım.”
“Vallahi sulanmıyorum abi, ama çok güzeldi değil mi?”
“Güzelse güzel sana ne?”
“Tamam bana ne. Peki sen neden gidip karşıladın, elini sıktın?”
“Bak utanmaza bir de hesap soruyorsun. Hadi toz ol karşımdan,
İsmail’e söyle
bana bir çay getirsin.”
Ali yaşadıklarından dolayı büyümüş de küçülmüş gibi bir kişiliğe
sahipti. Bir
çok şeyi yaşının gereğinden önce öğrenmişti. Gazetede gördüğü
çıplak kadın
fotoğraflarını, artık yüzgöz olduğu muhabirlere gösterip,
“Nasıl kız ama abi”, diye soruyordu.
Tabi bunu yaparken yakınında bayan muhabirlerin bulunmamasına
da dikkat
ediyordu.
Aradan birbuçuk ay kadar geçmişti. Medya merkezindekilerden gidip
gelenler oldu.
Arkadaşlarıyla değişip, hiç dönmeyenler oldu. Sonra bir gün
operasyon başladı.
Amerika, Afganistan’a ilk bombayı attı. Bu hareketle birlikte üsten
kalkan ve
iniş yapan uçakların modeli ve uçuş saatleri de değişmeye başladı.
Her
zamankilere yenileri eklendi. Kalkıp inmeler arasındaki zaman daha
uzun sürmeye
başladı.
Amerika bir yandan bomba bir yandan yiyecek atıyordu Afganistan’a.
Almanya’dan
kalkan dev nakliye uçakları İncirlik Üssü’nden yakıt alıp,
Afganistan’a doğru
uçuyordu.
Irak’ı bombalama fikri giderek zayıfladı. Uçak operasyonundan
sonra kara
operasyonu başladı Afganistan’a. İncirlik de giderek gündemden
düştü.
Televizyonlarda, gazetelerde İncirlik’ten geçilen haberler
yayınlanmaz oldu.
Afganistan’dan geçilen savaş haberleri ilk sayfalardan içlere,
televizyon
bültenlerinde orta sıralara düştü.
Bu sırada medya merkezinin müdavimlerinden gazeteci Aytekin,
orada
yaşanılanları, oraya gelenleri daha geniş kitlelere aktarmayı
düşündü ve
internette bir site kurdu. Adını da İncirlik Medya Merkezi koydu.
Kısaca imm
diye tanınan siteye, herkes www.incirlikmedyamerkezi.8m.com
adresinden girmeye
başladı. Kimler yoktu ki. Herkes oradaydı. İncirlik günlerinde
yaşanılanlar tüm
çıplaklığıyla anlatılıyordu. Aytekin herkesin kirli çamaşırlarını
ortaya
dökmüştü. Gerçi sitede yeralanların bir çoğunun üzerinde çamaşır
bile yoktu. Ama
Aytekin ağabeyi Ali’yi unutmuştu. İmm’de Ali yoktu.
Bir süre sonra toptancılar çarşısındaki medya merkezi kendiliğinden
boşaldı.
Kimse kalmadı. Herkes memleketine dönmüştü. Adana’da
çalışanlar da birkaç gün
alışkanlıktan uğradıktan sonra gelmez oldu.
Çaycı İsmail bir sabah Ali’yi seramik bloklarının üzerinde otururken
buldu. Ali
dalgındı.
Seramik deposunun sahibi ona boş yere beklememesini söylemişti
ama o yine de
bekliyordu. Kalkan uçakları sayıyor, gece nöbet tutan muhabirlere
vermek için
çetele tutuyordu.
Ama kimse gelmedi. İsmail’den başka. O da kendisine kızıp
gitmişti.
Bir süre daha bekledikten sonra İsmail’in söylediği zeytin
deposunun yolunu
tuttu. Akşama eve para götürmeliydi. Ayağındaki spor ayakkabısına
bakarak
yürüdü.
Kulaklarında tavlada yendiği gazeteci ağabeyinin sözleri çınladı,
“Çok sevinme, her savaşın bir rövanşı vardır.”
11.11.2001
|
|
|
|
POLEMİK.SAYFASİ.COM
polemik.sayfasi.com
MEDYATAVA
medyatava.com
MEDYAKRONİK
medyakronik.com
|